Yazar arşivleri: emre

Korku veya Ümidin Efdal Oluşları

Korku veya Ümidin Efdal Oluşları:

Korku ve ümidin her ikisi de makbuldür. Kişinin bulunduğu hale uygun olmak üzere; kalbinin ihtiyacı hangisine varsa, o an için o makbuldür. Her hastalık zıddı ile tedavi edildiğinden; Allah(c.c.)’ın mekrinden emin olan için korku lâzımdır;  rahmetinden ümitsizliğe düşen için de ümit lâzımdır.

Hz. Ömer(r.a.) ile ilgili güzel bir söz vardır: “Eğer deseler ki bir kişiden maada herkes Cehennem’e girecek, o kişinin ben olmasını ümit ederim. Eğer dense ki bir kişiden başka herkes Cennet’e girecek. O bir kişinin ben olmasından korkarım” . İşte korku ve ümidin eşit derecede olması, ancak Hz. Ömer gibilere yakışır. Meselâ bir günahkâr böyle derse, ya ahmaktır, ya cahildir, deriz. Zira kıyamet günü Cehennem’e girmeyecekler arasında bulunmayı sanması, aldanmadır.

Hz.Peygamberimiz (s.a.v.), münafıkları, Huzeyfe (r.a.)’ye bildirmişti. Hz.Ömer de bunu bildiğinden, sık olarak Huzeyfe’ye kalbinde nifaktan bir eserin  olup olmadığını sorardı.

Mü’min için korku ve ümit makamlarında ilerlenecek en ileri nokta, korku ve ümidin eşit olmasıdır. Ümidin daha ağır gelmesi, aldanmaktır. Enbiya/90.âyette: “Umarak ve korkarak bize dua ederlerdi” buyurulmakta, böylece korku ve ümit bir araya toplanarak övülmektedir.

Zamanımızda ve daha önceki çoğu zamanlarda; geçerli olan en iyi hal; korkunun, daha ağır basmasıdır. Fakat asla ümitsizlik haline gelmemelidir. Ümitsizlik haline gelince, artık korkudan bahsedilemez.

Korku, ümit ve muhabbet ile; bu üçü bir arada iken Allah’a ibadet etmek güzeldir. Bu, muvahhidlerin işidir.

Ama dikkat edilecek husus; ölüm anına kadar aldanmamak için, korku galip olarak gidilmeli; tam ölüm anında ise, ümit galip olmalıdır. O anda Allah hakkında iyi zanda bulunmalıdır. Korku ameli teşvik eder, ölüm anında ise artık amel için vakit geçmiştir. Ümit ile, kalpte iyi bir bağlanma sağlanabilir. Böylece Allah’a karşı yakınlık hissedilebilir veya sevgi başlayabilir. Ölüm anında bunları düşünmek yakışır. Çünkü dünyadan ayrılırken, kalbinde, Allah sevgisi olmalıdır. Sevgi, ümit ile artar. Sevdiğine kavuşmayı bile isteyebilir. O anda bunu samimi isterse hem ölüm kolaylaşmış olur, hem de kalbi kavuşacağını umduğunun sevgisi ile dolar. Büyükler bunu bildiklerinden, ölüme geçmeden önce, etrafındakilerden, ümit sebeplerini anlatmalarını istemişler ve böylece, ümit ile ölmeyi murad etmişlerdir.

Hz. Peygamberimiz(s.a.v.): “Ölürken mutlaka Rabbinize hüsnü zanda bulunarak ölün” buyurmuştur. İmam Hambel ise, ölüm döşeğindeyken oğluna: “Bana hüsnü zanna vesile olacak ümit verici haberleri hatırlat” demiştir.

Korkunun Fazileti

Korkunun Fazileti:

Korkunun fazileti bazen düşünce ve ibret alma yoluyla, bazen de âyet ve hadislerle bilinir.

Düşünce ve ibret alma yolu: İnanan kişinin en büyük mutluluğu, Allah(c.c.)’a yaklaşmaktır. Buna yardım eden her şey de faziletlidir. Bunun için de dünyada yaşarken, Allah ile yakınlık kurmak ve sevgisini kazanmak elzemdir. Allah-ü Tealâ’nın sevgisini kazanmak ise, marifet yolu ile mümkündür. Marifet yani Allah’ı bilmek ise, mümkün olduğu kadar her anda, her işte Allah’ı tefekkür etmekle olur. Yani gafletsiz olmakla, fiillerini her işte görmekle, isimlerinden İlâhi ahlâkı tanımakla, vasıfları ile tanımakla mümkün olur. Yakınlık yani ünsiyet ise devamlı zikir ile mümkün olur. İşte bunlar için de dünya sevgisinin kalpten çıkarılması ve bu konulara yoğunlaşılması icab eder. Dünya sevgisinin terki ise şehvetlerin terki ile mümkündür. Şehvetlerin ve nefsin hevasının terki ise korku ile mümkün olur.

Âyet ve hadisler ile korkunun fazileti: Konunun girişinde korku ile ilgili âyet ve hadisler anlatıldı. Bu iki yol ile ilimlenmek suretiyle, korkunun değeri anlaşılır.

Hidayet, rahmet ve Cennet, Rablerinden  korkanlar için,  âyetlerle bildirilmiştir.

“Refik-i A’lâ” denen yüksek makam, peygamberlerin ve onların varislerinin gidecekleri yer olmakla kıymetlidir. Hz. Peygamberimiz(s.a.v.) dünyadan ayrılacakları sırada : “Allah’ım, Senden Refik-i A’lâ’yı isterim” demişlerdir. Yani korku takva neticesine ulaştırmaktadır. Bu sebepten akıbet müttakilerindir, denmektedir. Müttaki, Allah’dan en çok sakınan kişidir. Çekinme ve sakınma, korku sebebiyle olur.

Hikmetli sözler:

“Günah işleyen her mü’mini iki iyilik takip eder. Birisi Allah’ın ikabından korkmak, diğeri de rahmetini ummaktır”

“Ademoğlu ne miskindir. Yoksulluktan korktuğu gibi, Cehennem’den korksaydı, Cennet’e girerdi”

“Allah’dan korkan kimsenin kalbi erir, sevgisi artar, aklı selim sahibi olur”

“Saadetin alâmeti, şekavetten korkmaktır”

“Korkunun bulunmadığı kalp, harab olur”

Abdullah b. Ömer: “ Allah korkusu ile bir damla yaş akıtmak, benim için bir altın sadaka vermekten daha sevimlidir” demiştir.

Hasan-ı Basrî’ye, bazı kişilerin kendilerini korkutacak vaazlar yaptığı söylendiğinde: “Emniyet gelinceye kadar korkutanlarla oturmak; korku gelinceye kadar emniyette bulunduranlarla oturmaktan daha hayırlıdır” demiştir.

Korkunun nişanı olarak, göz yaşı akıtmak üzerinde durulmuş, Hatta Hz.Ebû Bekir(r.a.): “Gücü yeten ağlasın, ağlayamayan, ağlar gibi yapsın” demiştir.

“Akıttığı yaş ile yalnız gözünün içini ıslatan, dışarıya vermeyen gözün sahibi, kıyamet günü zilletle karşılaşmaz. Şayet yaşı akarsa, ilk damlası ile Allah-ü Tealâ, Cehennem’i söndürür. Eğer bir cemaat hakkında ağlasa, o cemaate azâb olunmaz”                                                                  Ebû Süleyman D.

Korkunun Kısımları

Korkunun Kısımları:

Allah(c.c.) yolunda olanların korkuları çekindikleri şeylere göre değişiktir. İnsanlar ya geçmişlerinden, ya da geleceklerinden korkarlar.

A)Geçmişlerine ait korku taşıyanlar:

1) Bir kısmı geçmişte işledikleri günahları sebebiyle korkarlar. Bu korku avama aittir. Avam ne İlâhi Sıfatlar, ne de Zât hakkında bilgi sahibi değildir. Böylece, işlediği günahları bilir ve korkar. En alt derecede olan korkudur. Çünkü burada Zât’a ait bir korku yoktur. Kendi günahlarının karşılığı olarak, Allah’ın muamelesinin nasıl olacağını düşünmekle, sebepler ile ilgili bir korku vardır.

2) Bir kısmı da geçmişlerine ait, yani ezele ait korku duyarlar. Bu, ezeldeki durumunu bilmemesi sebebiyle, yani ilk yaratıldığı ruhlar âlemindeki, kendi için Allah-ü Tealâ’nın takdir ettiği kaderi bilemediğinden, hakkında ne yazıldığını bilememekten duyulan korkudur. Bu kişiler bilir ki, Allah(c.c.) dilediğini yapar. Kimse karışamaz. Ezeldeki hükmü, Zât’ına aittir. Ezelde saidlerden yazılmış olan, şu dünyada şakî gibi yaşasa bile, son anda ezelin hükmü geçer de, ezelde yazılmış olduğu gibi said olarak can verir. Nice said gördüklerimiz de, son nefeslerini ezeldeki hükme uyarak şakî olarak vereceklerdir. Bu, Allah’ın takdiri ile olandır. İşte, böyle korkanlar, kendi yaptıklarından veya yapamadıklarından değil, Allah(c.c.)’ın azametinden, Celâlinden, Cemalinden korkarlar. Böyle biri sadıklar makamına çıksa da korkusu devam eder. Bu korku kişinin kemal ve marifetine delâlet eder ve korkuların en üstünüdür. Azametten korkmak, sıddıkların ve tevhide ulaşanların korkusudur. Bu kişiler bilirler ki, bu korku günah işlemek ile sahip olunan korkudan daha şiddetlidir. Samimi tevbe ile affedildiklerinin bilincinde olsalar da korkmaları değişmez. Azametten korkmak, kişinin marifeti ile ilgilidir. Günahından dolayı korkan günahkâr da, eğer Allah hakkında marifete( irfana, bilgiye) sahip olsa, o zaman günahından değil; Azametinden, Heybetinden ve Celâlinden korkacaktı.

B)Geleceğe ait korkular:

1) En büyüğü son nefes korkusudur. İnsan son nefeste nasıl gideceğini bilmediği için korkar. Son nefes korkusu da, ezeldeki kader hükmü bilinmediği için duyulur. Allah(c.c.) yolunda olan kişilerde; alimlerde, zahitlerde, salihlerde, alt derecedeki ariflerde;çeşitli zamanlarda olmak üzere çeşitli korkular olur. Bunlar: Tevbe etmeden ölmekten, tevbeyi bozmaktan, vazifelerini hakkıyla yerine getirememekten, kalbinin kararmasından, tekrar şehvetlerine uymaktan, istikametten ayrılmaktan, kibre düşmekten, gafletten, su-i hatime(kötü son)dan korkarlar. Bu korkuların sahibine özel faydaları olur.

2) Geleceğe ait olmak üzere: Ölüm anı ve ölüm acısı, kabir azâbı, Münker ve Nekir Meleklerinin sorgulaması, kıyametin şiddeti, sırat, cehennem korkusu, hesap verme, gizli günahlarının ortaya dökülmesi, cennetten mahrumiyet korkusu gibi korkulardır.

Korkunun en üstün derecesi, Allah(c.c.)’ın Cemalinden mahrumiyet korkusudur. Bu korku ariflere aittir. Arif cehennem ateşinden değil, müşahedeye engel olan perdeden korkar.

Korkunun Dereceleri

Korkunun Dereceleri:

Korku, insanı Allah(c.c.)’a yaklaştırmak için ilim ve amele sevk eden, İlâhi bir kamçı gibidir. Korku makbul olmakla birlikte, diğer makbul olan şeyler gibi değildir. Ne kadar çoksa o kadar makbul olduğunu sanmak yanlıştır. Korkunun makbul olan miktarı; orta derecede olanıdır. Bundan daha az derecede olursa, âzalar üzerine etkili olmayan, dolayısıyla onları kötülükten koruyamayan bir korku olmuş olur ki, hiç faydası yoktur. Aşırı olan korku ise, insanı üzüntüye ve ümitsizliğe düşüreceğinden, amelden alıkor.

Esasında korku, eksikliktir. Çünkü korkunun kaynağı cehalet ve zayıflıktır. Buradaki cehalet, kişinin sonunu bilmemesi sebebiyledir. Zayıflık ise; kaçınılacak bir şeyle karşılaştığı takdirde, karşılaştığının ne olduğunu bilmediği gibi, def etmeye de kudretinin yetmeyeceğini bilmesidir. Bu, bundan haberi olmayanlara nazaran, makbuldür. Lâkin, Hakk’ın ilim ve kudret sıfatları ile vasıflanmış olanlara nazaran noksandır. Bu sebepten korku, esasında eksikliktir, dedik. Allah(c.c.)’ın sıfatları arasında, zayıflık ve cahillik yoktur. Şerefli yaratılmış olan insan için ise, Hakk’ın vasıflanması caiz olmayan sıfatlarla donanımlı olarak, yaptığı her şey noksanlık addedilir.

Korkunun efdal olanı, insanı kötü sondan korunmak üzere, Allah(c.c.)’ın rızasına ulaştıracak işleri yapmasına sebep olacak olandır. Bu maksada yetmeyen veya maksatı aşanlar iyi değildir.

Meselâ; Allah(c.c.) korkusu ile ölenler olmuştur. Gerçi bu kişiler, Allah-ü Tealâ indinde şehitlerdir. Fakat her ne kadar, korkusuz ölene nazaran efdal olsalar bile; ömrünü Allah’a yaklaşma sebepleri içinde iyi işler ile meşgul olanlar gibi olabilirler mi? Saadetlerin efdali; fikir, mücahede ve marifet ile, kulluk içinde geçen uzun ömürdür. Şehadet makamı, altında olan makamlara nispetle fazilet olsa da, sıddıkların ve mukarreblerin makamına göre fazilet değildir.

Kısaca amelde etkisi olmayan korku, bir değer taşımaz. Akla engel olan, devamlı korku düşüncesi ile aklı zayıflatan ve meşgul ederek, amele mani olan korku iyi değildir. Sehl, uzun süre açlık riyazetine giren talebelerine: “Dikkat edin, aklınızı koruyun. Zira Allah’ın velileri arasında, aklı kısa olan yoktur” demiştir.

Korkunun Hakikati

Korkunun Hakikati:

Korku; kişinin gelecekte olmasını istemediği, hoşlanmadığı bir şeyle karşılaşma ihtimalini düşünerek, endişe içinde kalbinin yanıp, üzülmesi demektir.

Ancak müşahede ehlinin, Allah ile ünsiyetlerinden dolayı, korku ve ümitleri kalmamıştır. Onlar tüm vakitlerini Hakk’ın Cemalini müşahede ile geçirirler. Kalplerinde Hakk’dan başka  bir şey yoktur. Hakk’ın tecelli ettiği kalplerde de korku ve ümit kalmaz. İşte böyle müşahedenin devam ettiği makam, en üstün makamdır. Bu makamın sahipleri daima huzur ve safâdadır.

Korku ve ümit, nefsin sükûnete ulaşmasına engel olan bir manidir. Vâsıtî buna işaretle; korkunun Allah ile kul arasında bir perde olduğunu, Hakk’ın tecelli ettiği gönüllerde korku ve ümit diye bir şeyin kalmadığını söylemiştir. Korku, makamların başlangıçlarındandır. Kul müşahedeye ulaşıncaya kadar, bu makamın hakkını vermelidir.

Korku da, diğer makamlar gibi ilim, hal ve amelden meydana gelir. İlim; kişinin hoşlanmadığı sona götürecek sebepleri öğrenmesidir. O güne kadar bilerek veya bilmeden işlediği günahlarının, kendisini götüreceği yer hakkında ilimlenmiş olur. Şu anda tevbe edip, hidayete ulaşmış olsa ve günahlarının affedildiğine inansa bile, kul haklarının ayrı ve özel olarak tek tek yerine koyulması lâzımdır. Bir de, sonradan, yani önündeki verilmiş olan süre içinde günaha girmeden durup, duramayacağından da emin değildir. İşte ilerideki tehlikelerin sebeplerini öğrendikçe, içinde bir yanma başlar, kalbi yanar ve üzülür. Bilgisi arttıkça, korkusu da artar. Meselâ işlerin sahibi olarak, Allah(c.c.)’ı bildiği için, dilediği zaman dilediğini yapar, diye korkar. Vereceği cezaları öğrendikçe, korkar. Azametinden ve dolayısıyla ikabından korkar. Bilmesi, korkmasına; bilgisinin artması da, korkusunun artmasına sebep olur. “Ben Allah’dan en çok korkanınızım” Hadis’ini hatırlayarak, korkar.

Bu korku kalbin yanmasıyla kalmaz, Allah(c.c.) hakkında marifet (ilimlenme) arttıkça, kalpten bedene sirayet eder. Ağlamak, feryad etmek, hayranlık duymak, bazen baygınlık şeklinde tezahür edebilir. Korku bazen o kadar şiddetlenir ki, tamamen ümitsizliğe düşmeye sebep olabilir. Korku yangınının âzalara sirayeti ile; âzalar isyandan çekilir, taat ve ibadete yöneltilerek, geçmiş, telâfi edilmeye çalışılır. Ebû’l-Kasım: “Herkes korktuğundan kaçar. Yalnız Allah’dan korkan O’na yaklaşır” demiştir.

Korku, zaman içinde ahlâka da yansır. Kişi şehvetlerin kötülüğünü öğrenince, şehvetlerini atarak kurtulmaya çalışır. Zevk aldığı gayri meşru olan işlerini bırakma gayretine girer. Sevdiği şeylerin kötü sona sebep olabileceklerini öğrendikçe, pişmanlık duyar, bunları artık çirkin görmeye başlar. Kibir ve çekemezlik gibi huylarından kurtulur. Bütün gayreti ile akıbetini düşünür ve başka bir düşünceye vakti ve isteği kalmaz. Bütün didinmesi nefsi ile olur. Onu murakabe eder, muhasebesini yapar, mücahede eder. Sahabe ve Tabiin’in halleri böyleydi. Onların kalplerini korku sarmıştı.

Korkunun en küçük derecesi, şüpheli şeylerden çekinmektir. Buna “vera” denir. Korkunun şiddeti artınca, hakkında çok az şüphe edilen şeylerden de çekinme başlar. Buna da “takva” denir. Bazen takva daha da ileriye gider. Kişi şüpheli şeylere düşmemek için, şüphe olmayan şeylerden de elini çeker. Buna “takvada sadakat” denir. Bu haller, nefsi korumak üzere yapılan işler sonucu oluşur. Kişi takvada sadakat makamına ulaştığında, yalnız Allah(c.c.) için hizmet ederse, buna da “sıddıklık” denir. Sıddık olan; oturmayacağı evi yapmaz, yemeyeceğini toplamaz. Kısaca nefsi için bir şey yapmaz. Sıddıklık makamında olana, “sadık” denir.

Havf(Korku)

HAVF (KORKU)

Âyet-i Kerimeler:

“Allah size, kendisinden sakınmanızı emrediyor”

                                                                   Âl-i İmran/28

“Allah’dan nasıl korkmak lâzımsa, öylece korkun”

     Âl-i İmran/102

“Öyle ise, siz onlardan değil, benden korkun, eğer iman etmişlerseniz”                                                       Âl-i İmran/175

“And olsun ki biz, sizden evvel kendilerine kitap verilenlere de, size de (Allah’dan korkun) diye tavsiye etmişizdir”

Nisâ/ 131

“Onlar artık Allah’ın ihmalinden mi emin oldular?”

                                                                               A’râf/99

“Hidayet ve rahmet o kimselere mahsustur ki, onlar Rablerinden korkarlar”                                                         Arâf/154

“Az gülsünler, çok ağlasınlar”                                Tevbe/83

“Gözünüzü açın ki, Hud’un kavmi olan Ad’e rahmetimizden ebedi uzaklık verildi”                                                Hûd/60

“Gözünüzü açın ki, Semud’a rahmetimizden uzaklık verilmiştir”                                                                            Hûd/68

“Haberiniz olsun ki, Semud kavmine Allah’ın rahmetinden nasıl uzaklık verildi ise, Medyen’e de öyle uzaklık verildi”                                                                                           Hûd/95

“Cehennemi bütün cinlerden ve insanlardan muhakkak dolduracağım”                                                     Hûd/ 119

“Ağlayarak çeneleri üstüne kapanıyorlar ve bu onların derin saygısını arttırıyor”                                                  İsrâ/109

“Sizden hiç biriniz müstesna olmamak üzere, illâ oraya (Cehennem’e) uğrayacaktır”                        Meryem/71

“Korkma! Muhakkak sen alâsın” (Hz.Musa’ya hitaptır)

Tâ-hâ/ 68

“Korkmayın; Ben sizinle beraberim, her şeyi işitir ve görürüm”                                                                            Tâ-hâ/46

“Umarak ve korkarak bize dua ederlerdi”             Enbiya/90

“Yürekleri korkar”                                         Mü’minun/60

“Cehennem’i bütün cinlerden ve insanlardan muhakkak dolduracağım”                                                                 Secde/13

“Korku ve ümitle Rablerine dua ederler”                Secde/16

“Allah’dan kulları içinde, ancak alimler korkar”    Fâtır/28

“Allah katında en ekreminiz, O’ndan en çok korkanınızdır”                                                                              Hucûrat/13

“Rabbinin azâbı hiç şüphesiz vâki’dir, onu def edecek hiçbir şey de yoktur”                                                              Tûr/7

“Ey ins ve cin, ilerde sizin hesabınızı görmeye yöneleceğiz”                                                                        Er-Rahman/31

“Rabbinin huzurunda durmaktan korkan kimseler için iki Cennet vardır”                                                     Er-Rahman/46

“Onlar, Rablerinin azabından garantili değildirler”

                                                                            Mearic/28

“Rahmeti umuma yaygın olanın kendilerine izin verdiğinden başkaları konuşamazlar”                                          Nebe/38

“O gün herkes iki elinin önden yolladığı ne ise ona bakacak”                                                                                  Nebe/40

“Allah’dan korkacak olan, öğüdü kabul eder”        A’lâ/10

“Allah bunlardan razı olmuştur, bunlar da O’ndan hoşnut olmuşlardır. İşte bu Rabbinden korkana mahsustur”  Beyine/8

“Kim zerre kadar hayır yapıyor idiyse, onun sevabını görecek. Kim de zerre kadar şer yapıyor idiyse, onun cezasını görecek”                                                                               Zilzâl/7,8

 

Hadis-i Şerifler:

“Ben Allah’dan en çok korkanınızım”                      Buhari

“Hikmetin başı Allah korkusudur”                          Beyhaki

“Bana kavuşmayı istersen, benden sonra korkunu çoğalt”

İbn-i Mes’ud

“Kulumun lehinde iki emniyet ve aleyhinde iki korkuyu bir araya toplamam. Dünyada benden emin olursa, ahirette korkuturum.Dünyada korkarsa, ahirette emniyette kılarım”

İbn-i Hibban ve Beyhaki

“Allah’dan korkandan her şey korkar. Allah’dan başka şeylerden korkanı, Allah her şeyden korkutur”

                                            İbn-i Hibban ve Ebu’ş-Şeyh

“Bir mü’minin Allah korkusu ile gözünden bir damla yaş çıksa, Allah onu Cehennem’e haram kılar”

                                                       Taberâni ve Beyhakî

“Allah korkusundan Mü’minin kalbi ürperdiği zaman, ağacın yaprakları düşer gibi günahları dökülür”

                                                         Taberâni ve Beyhakî

“Allah korkusundan dolayı yaş akıtan hiç kimse, süt çıktığı memeye girmedikçe, Cehennem’e girmez”                 Tirmizi

“Bir kimse elli yıl Cennet ehli amelini işler, öyle ki Cennet ile arasında bir karış mesafe kalır. Aslî şekaveti galebe çalar da imansız gider”                                                       Müslim

“Hûd ve onun kardeşi olan Vâkıa, Tekvir ve Amme Sûreleri beni kocatmıştır”                                                        Tirmizi

“Cebrail bana her ne zaman geldi ise, Allah korkusundan vücudu titrerdi”

Şiir-Ümidim Sende

ÜMİDİM SENDE

Ümidimi biledin, ümitli oldum.

Rahmetini gösterdin, bununla coştum.

Varlığımı yok ettin, kahrınla doldum,

Dostlarımı getirdim, ümit ver diye…

 

Şu dünyanın anlamadım hiçbir işini

Duyamadım bir vefalı kulun sesini.

Var olanlar, bırakmadı peşimi,

Dostlarım kapında, ümit var diye…

 

Rahmet deryanda kayboldum, yüzemem

Günahım çok, sen bilirsin, gizlemem

Ayette var, rahmetinden ümit kesemem

Dost elinden ümit almaya geldik…

 

Sen Afüvsün, ben günahkâr bir nokta

Sen Haliksin, bense fani bir sırça

Geri dönmem, gideceğiz Yezdan’a

Dost bağından, ümit almaya geldik…

 

Amelimiz çoktur, lâkin üç kuruş etmez

Ne  getirsek, Padişah’a verilmez

Getirmesek, sual vardır, sırat geçilmez

Dost ilinden ümit almaya geldik…

 

“Rahmetim gadabımı aştı” diyorsun

Affetmeyi, en çok Sen seviyorsun.

Af için sebepler halk ediyorsun

Dost çağırdı, kervan kalktı, göçüyor…

 

Sıra gelse, hesap kitap görülse,

Azalarda günahlarım belirse,

İlim, amel, takva boşa verilse,

Dost yurdunda, ümit bulmaya geldik.

 

Zannederim, bizi sever Yaradan,

Çıkarırsak sebepleri aradan.

Affedecek tevbekârı, Şanından,

Dost mizanı, dostta bulmaya geldik.

 

Sebep Sensin, mevcud-u varlığıma,

Gelemedim Sana lâyık kulluğa.

Heves ettim, varamadım yanına,

Dost Celal’de, Cemal bulmaya geldik.

 

Seni sordum, kimse anlatamadı,

Sabrım yoktu, Yar yüzüme bakmadı.

Nefsi bildim, Sana bin yol  açıldı

Dostlarımla ümit bulmaya geldik,

Dostlarımla Seni bilmeye geldik…

Dua-Reca-Ümit

DUA

Ya! Rabbim! Dünyayı verdin, sahiplenme, dedin. Ahireti vaat ettin. Sahibi Ben’im, dedin. Biz dünyada yaşarken, nasıl yüz çevirebiliriz? Ahirette sadece Senin merhametine muhtaç iken, buradaki amellerimizi nasıl şevk ile, yapabiliriz? Sıratını dünyaya kurmuşsun, nasıl üzerinde yürüyebiliriz? Burada yürümeyi başaramaz isek, ahirette Cehennem üzerine kurduğundan nasıl geçebiliriz?

Sen dilemezsen, biz nasıl dileriz? Sen sevdirmezsen, biz nasıl severiz?

Bizlerden nasıl insan olunur? Bizler başı boşlar güruhu gibiyiz. Her an Senden gaflet içinde yaşamaktan ve kendimizi var etmekten başka bir şey yapamıyoruz. Senin ömür boyu verdiğin lokmaları unutup, birine biraz bir şey versek, veren el olduğumuzu düşünüyoruz. Senin emanet olarak verdiklerini, sanki kendimiz kazanmışız gibi sahipleniyoruz. Ancak emanet ettiklerini aldığın zaman, seni hatırlayıp, Sana isyan ediyor ve hesap soruyoruz. Bizleri affetmezsen, iki dünyamız da harap…

Bizlerden beklediklerini, Seni anlamaya başladıkça, anlıyoruz. Bizlere düşen; dünyadan yüz çevirecek gücü vermeni, Senden istemek. Sonra ibadetler kısmında, boşa gidermişçesine devamlılık, ama rahmetinden ümit kesmeden, sadece Rahmetine güvenerek devamlılık. Biliyoruz ki, az olan amelimiz ile kibirlenmezsek, merhametin o az olanı çoğaltacaktır. Bizden kul olduğumuzu, varlığımızın ancak Seninle devam ettiğini bilme şuuru içinde, yaşamamızı istiyorsun. Hiçbir şeyimize güvenmeden, zaten neyimiz olabilir ki?

Ümidimiz, burada merhametine gark olduğumuz gibi, ahirette de merhametinin deryasında kaybolmak. Başka da bir şey yok.

Ya! İlâhi! Kalbimizi ve âzalarımızı doldur da, bizde Senden başka bir şey kalmasın. Bir an önce tevhidine erdir de, ikilikten eser kalmasın. Ben ve Sen olunca, günah çok. Ben yok olunca, biliyorum günah yok. Sen bilirsin, dilediğini yaparsın. Bize düşen ise, emirlerini tutmak, yasaklarından kaçmak, kula kul olmamak, kulu esir almamak, varlık zehirinden soyunmak, yokluk kisvesine bürünmek, asla ama asla Sen’i unutmamak…

Rahmetinden hiç ümit kesmeyenler olarak; amellerimizi de ya kabul eder veya reddedersin diye bilip, devam edenler olarak; kalbimizin  ve âzalarımızın da sana şahitlik edeceklerinden bilgili olarak; dünyaya sırt çevirip, sıratında yürüyoruz. Senden umup, Senden bekliyoruz. Öbür âlemde de sıratından, burada alıştığımız gibi kolay geçmemizi nasib et, Ya! Erhamer-Rahimin! Ya! Rabbi Rahim! Ya! Allah!

Ümitsizliğin Tedavisi ve Recayı Arttıran Sebepler

Ümitsizliğin Tedavisi ve Recayı Arttıran Sebepler:

İki sınıf insan, ümit bakımından tedaviye muhtaçtır. Biri ümitsizliğe düşerek, ibadeti tamamen terk eden, diğeri ise korkuya fazla kapılıp, kendini ve etrafını rahatsız edecek derecede ibadete dalandır. Bu iki gurup da orta yoldan ayrılmıştır. Bir gurup aşırıya gitmiş, diğer gurup geri kalmıştır. Bu iki gurup için ayrı tedavi metodları vardır. Ümitsizliğe  düşenleri, ümit ile ilgili âyet ve hadisler ile ve mevcut nimetlerden delil getirme ile orta yola çekmek lâzımdır. Korkuya fazla kapılanları da aynı şekilde âyet ve hadisler hatırlatılarak; ayrıca kulundan vaz geçmeyen Allah-ü Tealâ’nın ahlâkından, nimetlerinden, rahmetinden, mağfiretinden bahsederek orta yola getirmek lâzımdır.
İsyana dalıp, taati hafife alarak, Allah’dan ümitli olanların ise ilâcı, korkutmadır. Hastalık zıddı ile tedavi edilir.

Reca, yani ümit hali sonsuz olan ebedi hayatın nimetleri düşünülürse, kuvvetlenir. Bunun için dünyadan misal getirilir. Dünyanın nimetlerinin çokluğu düşünüldüğünde, kimse dünya nimetlerinden ayrılıp, ölmeyi istemez. Kısa olan dünya hayatı için bile, bu nimetlerden ayrılmak istemeyen kişi, elbette ahiret nimetlerine kavuşmayı ister. Recayı kuvvetlendirecek olan âyet ve hadisler ise şunlardır:

“Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin”          Zümer/53

“Melekler Rablerine hamd ile tesbih ediyorlar. Yerdeki kimselerin de yarlıganmasını istiyorlar”                              Şûra/5

“Kâfirler için hazırlanmış o ateşten sakının”

                                                                    Âl-i İmran/131

     Bu âyette ateşin kâfir için hazırlandığını öğrenen, ümitsiz kişi, kendisinin kâfir olmadığını bildiğinden, ümidi artacaktır.

“Hakikat Rabbin, zulümlerine rağmen, insanlar için mağfiret sahibidir”                                                                   Ra’d/6

“Muhakkak ki Rabbin sana verecek de hoşnud olacaksın”

Duhâ/5

Hz Peygamberimiz(s.a.v.), daima ümmetinin affını dilerdi. Duhâ/ 5. âyeti nâzil olunca; (Bu âyet nâzil oldu, halâ razı olmadın mı?) denildiğinde;

“Ümmetinden bir kişi Cehennem’de iken, Muhammed razı olmaz” buyurmuştur. Ehl-i Beyt’ten olan İmam Cafer-i Sadık, Kur’anda en büyük ümit âyetinin, Duhâ/ 5. âyeti olduğunu bildiklerini söylemiştir.

“Ümmetim rahmet olunmuş bir ümmettir. Ahirette onlar için azab yoktur. Allah-ü Tealâ onların cezalarını, deprem ve kargaşa gibi şeylerle acele olarak dünyada verir.”

Ebû Davud ve İbn Mâce

Bu hadisteki müjdeye muhatap olmak için; elbette Hz. Muhammed(s.a.v.)’e iman etmek ve sünnetlerini kabul ederek, O’nun ahlâkı ile ahlâklanmak, böylece “ümmetim” diye işaret buyurduğu zümreden olmak lâzımdır.

“O gün Allah, Peygamberini ve iman edip, O’nunla beraber olanları rüsvay etmeyecek”                                      Tahrim/8

“Kul bir günah işleyip, akabinde tevbe ettiği vakit, Allah-ü Tealâ meleklerine: (Kuluma bakın, günah işledi, günahların cezasını veren ve mağfiret eden bir Rabbi olduğunu da bildi ve tevbe etti. Şahit olun, onu mağfiret ettim) buyurur”

Buhari ve Müslim

“Eğer kulum göklerdeki bulutlara kadar yükselecek günah işlese, benden ümidini kesmeyip mağfiret diledikçe, ben onu mağfiret ederim”                                                             Tirmizi

“Kulum bana yer dolusu günah ile gelse, ben ona yer dolusu mağfiret ile mülâki olurum”                           Müslim

“İnsan bir günah işlediği vakit, altı saatlik bir süre melek o günahı yazmadan bekler; adam tevbe ederse hiç yazmaz. Tevbe etmezse bir günah olarak yazar”                             Beyhaki

Hz. Peygamber(s.a.v.): “Allah Kâbe’yi şereflendirdi ve yüceltti. Eğer biri Kâbe’yi yıksa ve yaksa, Allah’ın velilerinden birine hakaret edenin günahı gibi bir günah işlemiş olmaz” buyurunca; bir Bedevi Allah’ın velilerinin kim olduğunu sorması üzerine: “ Mü’minlerin hepsi Allah’ın velileridir” buyurmuş, sonra:

“İman edenler, Allah’ın velileridir, onları karanlıklardan nura çıkarır”(Bakara/257) âyetini duyup, duymadığını sormuşlardır. İbn Mâce’den gelen bazı haberlerde ise:

“Mü’min Kâbe’den üstündür”

“Mü’min temiz ve tahirdir”

“Mü’min Allah katında meleklerden efdaldir” buyurulmuştur.

 

“Allah-ü Tealâ’nın yarattığı hiçbir şey yoktur ki, ona galip geleni yaratmış olmasın. Rahmetini de gadabına galip kılmıştır”                                                  Ebu’ş-Şeyh ve İbn Hâtem

“Muhakkak rahmetim, gadabıma galiptir”    Buhari/Müslis

“Lâ ilâhe illallah diyen Cennet’e girer”                    Taberani

“Son sözü (Lâ ilâhe illallah) olana, cehennem ateşi temas etmez”                                                                      Ebû Davud

“Allah’a ortak koşmadan, O’na mülâki olan kimseye, Cehennem ateşi haram olur”                                   Buhari/ Müslim

“Kalbinde zerre kadar imanı olan, Cehennem’e girmez”

Ahmed

“Eğer kâfir, Allah’ın geniş rahmetini bilseydi, Cennet’ten ümidini kesmezdi”                                                        Buhari/ Müslim

“Eğer siz günah işlemeseniz, Allah sizi helâk eder, başka mahluk yaratır, onlar isyan ederler ve onları mağfiret ederdi. Çünkü O, fazlasıyla mağfiret edici ve büyük rahmet sahibidir”

Müslim

“Eğer günah işlemeseniz, günahtan daha fenası olan ucubdan sizin için korkardım”                                          İbn Hibban

“Allah-ü Tealâ, kıyamet günü, kimsenin hatırına gelmeyecek şekilde büyük bir umumi af ilân edecek, hatta şeytan bile, bu afdan kendisine bir şey isabet eder mi diye ümitlenecektir”

İbn Ebi’d-Dünya

“Sizden hiç birinizin ameli ne Cehennem’den kurtarabilir; ne de Cennet’e koyabilir. Beni de koyamaz, ne ola ki Allah rahmeti ile  kusurlarımı bağışlıya”                               Buhari/ Müslim

“Amel edin ve amelinize sevinin. Fakat iyi bilin ki, kimseyi ameli kurtaramaz”                                        Buhari/ Müslim

“Şefaatimi ümmetimin büyük günah sahipleri için sakladım. Siz, onu itaat eden müttakiler için mi sanıyorsunuz? Hayır. O günahı ve sevabı karıştıran mülevvesler içindir”

Buhari/ Müslim

“Allah-ü Tealâ kuluna, şefkatli bir annenin yavrusuna olan merhametinden çok daha şefkatli ve merhametlidir”

Buhari/Müslim

“Kul istiğfardan usanmadıkça, Allah-ü Tealâ da mağfiretten usanmaz. Kul bir hayra niyet ettiği zaman, daha o işi yapmadan sağdaki melek hemen defterine bir sevap yazar. Bu iyiliği yaptığı vakit ise, hemen bire on nisbetinde arttırarak yazar, sonra yedi yüz dereceye yükseltir. Kötülüğe niyet ettiği vakit, kötülüğü işlemeden defterine yazılmaz. Kötülüğü yapınca defterine bir günah olarak geçer. Bununla beraber ilerde Allah-ü Tealâ’nın af ve mağfireti vardır”                             Beyhaki

“Ben hak, kolay ve âsân bir din ile gönderildim”

                                                        Ahmed

“Dinimizde müsamaha ve cömertlik bulunduğunu, Yahudi ve Hristiyanların bilmelerini isterdim”

“Şimdilik sen aldırış etme, onlara karşı güzel muamelede bulun” Hicr/85.âyeti nazil olduğunda, Hz. Peygamberimiz(s.a.v.), bunun manasını Cebrail a.s.’a sordu. Cebrail a.s.(Sana kötülük edeni affettiğin vakit, artık ona sitem etme, demektir) dedi. Bunun üzerine Resul-i Ekrem: “Ey Cebrail, Allah affettiğini itabdan (azarlamadan) daha keremlidir” diyerek, Cebrail ile ağlamaya başladılar. Allah(c.c.) hemen Mikâil a.s.’ı göndererek: “ Elbette affettiğimi itab etmem benim keremime yakışmaz” buyurdu.

                                 Muhammed b.Hanefiyye,Ali’den

“Allah’dan yüksek dereceler isteyin, zira istediğiniz Zât , kerem sahibidir”                                             Taberani/Müslim

“Allah’dan istediğiniz vakit, rağbeti yükseltin ve Firdevs-i Alâ’yı isteyin. Zira Allah’a hiçbir şey büyük ve güç gelmez”

Müslim

“Allah’ın yüz rahmeti vardır, dünyaya birini indirdi. Halkın birbirine rahmeti, annenin evlâdına şefkati, hayvanların yavrularına merhameti hep bu bir rahmetin tesiridir. Allah, kıyamet günü o bir rahmeti doksan dokuza ekler ve halka yüz rahmet olarak açar. O gün tam manasıyla helâke hak kazananlar helâk olur”                                            Buhari/ Müslim

Ümidin artmasına sebep olacak olan, büyüklerin verdiği haberler de şöyledir:

“Dünyada kişinin günahını gizleyen Allah-ü Tealâ, ahirette de onu açığa çıkarmaz. Zira onu ahirette açıklamak, O’nun keremine yakışmaz. Dünyada günahının cezasını çekene, ahirette ikinci defa ceza çektirmez”                   Hz.Ali k.v.

“Hesabımın annemin, babamın eline dahi verilmesini istemem. Çünkü Allah, onlardan daha merhametlidir”

                                                                     Süfyan-ı Servî

Selefden bir zât, “Mü’min gizli bir günah işlediğinde, Allah o günahı defterine yazmamaları için, meleklerin gözünden bile saklar” demiştir.

İbrahim b. Ethem, karanlık ve yağmurlu bir gecede tavafta tek başına kalmış ve Kâbe’nin kapısı önünde “Ya Rab, beni günahlardan koru” diyerek dua etmiş. O zaman şöyle bir nida işitmiştir: “ Herkes benden bunu ister. Herkesi korursam neyi affedip, bağışlayacağım?”

“Mü’min günah işlemeseydi, göklerin gizliliklerinde seyrederdi. Allah-ü Tealâ günahı sebebiyle, onu bundan alı koydu”                                                                           Hasan-ı Basrî

“Allah’ın kereminden gözün perdesi bir kere açılaydı, kötüler iyilere katılırdı”                                      Cüneyd-i Bağdadî

Rivayete göre, İsrail oğullarından biri kırk sene eşkiyalık yapmış. Sonra İsa a.s. ile karşılaşınca, havarilerine katılmış. Daima kendini yerer ve (ben bunlara lâyık değilim) diye düşünürmüş. Havarilerden biri de (bu yol kesici kim ki, yanımıza katıldı) diye düşünürmüş. Allah(c.c.), Hz. İsa’ya vahyeder ki: “İkisinin de geçmişini mahvettim. Yeniden amele başlasınlar. Kendini beğendiği için Havarinin ibadetini; kendini küçük gördüğü için de eşkiyanın günahını mahvettim” buyurur. İsa a.s. da eşkiyayı havarileri arasına katar.

Yine İsrail Peygamberlerinden biri secdede iken, âsilerden biri başına basmış ve Peygamber de “Allah seni affetmesin” demiş. Hak Tealâ, Peygamberine: “Benimle kulumun arasına girmek mi istiyorsun? Ben onu mağfiret ettim” buyurmuştur.

Hammad b. Vakt

Resul-i Ekrem(s.a.v.) müşriklere kızıp, onları namazda tel’in ettiği vakit:

“Kullarımın işinden hiçbir şey sana ait değildir”

                                                         Âl-i İmran/128

Âyeti nazil olmuştur. Ve Resul-i Ekrem bedduasından vaz geçmiştir. Bunun üzerine de onlar topluca Müslüman olmuşlardır. Bu nakil İbn Abbas’ dandır.

“Ölümü sırasında Malik b. Enes’in huzuruna girdik ve durumunu sorduk. O da: (size nasıl anlatacağımı bilemiyorum. Ancak siz de yakında Allah’ın ne büyük affedici bir kerem sahibi olduğunu göreceksiniz) dedi”         Ebû Bekir b. Süleym

“Ya Rab! Nerde ise günah işlerken, Sana olan ümidim; amelimdeki ümidimden daha üstün olacaktır. Çünkü amelimde ihlâsa güveniyorum. Halbuki bu kadar afetlerle karışık olan amelde ihlâs zordur. Günahımda ise affına dayanıyorum. Sen cömertlikle vasıflı olduğun halde, nasıl mağfiret etmezsin?”

                                                                    Yahya b. Muaz

Denilir ki; İbrahim (a.s.)’a bir Mecusi misafir olmak istedi. İbrahim Peygamber de “Müslüman olursan, seni misafir ederim” deyince, adam çıkıp gitti. Allah-ü Tealâ, İbrahim (a.s.)’a : “Neden onu misafir etmek için dinini değiştirmesini şart koştun? Bana bakmadın mı? Yetmiş senedir Beni tanımadığı halde, ona bakıyorum. Onu misafir etseydin, hakkında hayırlı olurdu” buyurmuştur. Bunun üzerine, İbrahim Peygamber adamı bulup, evine getirdi, misafir etti. Mecusi bunun sebebini sorunca da, durumu anlattı. Mecusi: “Mademki Allah-ü Tealâ benim hakkımda böyle muamele etti, o halde dinini kabul ediyorum, bana İslâm’ı öğret” dedi.

İbrahim Atruş anlatıyor: “Bağdad’da Mâruf Kerhî ile Dicle’nin kenarında oturuyorduk. İçkili, çalgılı bir gurup yanımızdan geçtiğinde, yanımızdakiler Mâruf’a ( bunlar aleni isyandalar, bunlara beddua et) dediklerinde, O: (Allahım, bunları ahirette de huzur ve zevke kavuştur) diye dua etti. Yanımızdakiler beddua yerine dua etmesinin sebebini sorunca da: ( Ahirette onları ferahlandırması, onları affetmesi ile mümkündür. Affetmesi için ise günahlarına pişman olmaları gerekir) dedi”.

Bütün bu anlatılanlar, ümidini kaybetmiş olanları ümide kavuşturmak içindir. Ümide ulaşan ise, gayrete gelecektir. Fakat ümitsizlik için  bu anlatılanları bilen bazı ahmaklar, her türlü amellerini terk edip, ayrıca isyana da girip, “Allah kulunun zannı katındadır” diyerek, kendilerine zulmetmekte, aldanışa düşmektedirler. İşte ilim bu ayırımı yapmak için lâzımdır.

Burada ince olan noktaları tek tek tesbit etmeliyiz:

İnsan, nasıl olur da ümitsiz olur? Önce bu soruya cevap vermeliyiz. İnsan Allah yolunda ilerlerken bazen amellere sabrı kalmaz, zorlanır. Bir yandan amellere devamda zorlanır, diğer yandan nefsine söz geçirmekte zorlanır. Çoğu kere de nefsi ile mücadele etmekten usanarak, artık kendinden ümidi kesilir. “Ben adam olamam” diyerek sonsuz bir üzüntüye düşer. Kişinin kendinden ümidini kesmesi, Allah’tan kesmesi gibidir. Çünkü kendinden ümidi olsa; yani nefsini idaresi altına alabilse, söz geçirip, itaat ettirebilse, yani sağlam ve kuvvetli olsa; o zaman elbette kendine ait ümidi var olacaktır. Dolayısıyla kötülükten uzak ve iyiliğe yakın olacak, böylece Allah-ü Tealâ’nın da kendi hakkında hayırdan yana karar vereceğinden ümitli olacaktır.

İşte burada çok büyük bir incelik vardır ki, dinin ilmine hakim olanların bile, bazen görmekte zorlandıkları bir inceliktir. Bu da, kulun amellerinden çok, kulluğunu yani aciz olduğunu bilmesi ile, Allah’ın rahmetinin coşacağı hakkındaki bilgidir. Doğru olan, kişinin kendini var eden amellerini görerek veya cahilce her türlü günaha bilerek girip, sonra da Allah’ın rahmetine güvenerek değil; kendi varlığını yok mesabesinde önemsiz görerek, İlâhi rahmete sığınmaktır. İşte ümit reçetesi, ancak kendi hallerini beğenmeyerek, mahfiyete düşmüş olanlar içindir. Mahfiyete düşmeden kendi şehvetlerini ve nefislerinin arzularını yerine getirmek suretiyle varlıkları büyümüş ve canavarlaşmış olanlar için değildir.

Bu sebepten Allah(c.c.), yoklukları ile gelenleri sever. Bu sebepten ameller emredilmiştir. Kişi kul olduğunu bilsin diye. Yukarıda geçen bazı Kudsî Hadislerde, “günah işleyen topluluk yaratırdım” şeklindeki sözler ile; insana yakışanın günah ile acziyetini bilmesi ve belki de bu günah dolayısıyla kalbinde pişmanlık duyması, epeydir amelleri ile devleşmiş olan kendinin, ne kadar aciz ne kadar muhtaç olduğunu görmesi içindir. Yoksa Allah-ü Tealâ elbette itaati sever, günahdan men etmiştir ve rızası yoktur.

Ama kul daha İslâm’a ilk adımı atar atmaz, vaktiyle ne halde olduğunu unutur da, etrafına fetva vermeye başlar. Hemen kimin Cennet’lik, kimin de Cehennemlik olduğu kararını verir. Giderek öğrendikleri ve öğrendiklerinden hayatına geçirdikleri ile, kendi gözünde öyle büyür, öyle önem kazanır ki; sanki kendisinden başka kimse kalmaz. İşte bu hal Allah’ın hiç hoşlanmadığı ve rızasının olmadığı haldir. Kibriya ismi sadece O’na lâyıktır.

Bu halin içinde olanda ister istemez, başka bir hal gelişir. Amellerini tamamlamış, hiç amel borcu kalmamış, iyilikten yana sevapları bol, kötülükten yana günahsız, ahireti tercih ederek, dünyasını görmemiş. İşte böyle hal içinde olan kişinin sanki Allah’a da ihtiyacı kalmamış gibi olur. Yaptıkları ile öylesine büyümüş ve varlıklanmıştır ki, adeta Yaradan’ını unutmuştur. Hep kendi yaptıklarının bilinci içindedir. O kadar kendi yapmıştır ki, yaptıranın kim olduğunu hiç düşünmemiştir. Halbuki kendisine yaptıranı görebilmiş olsaydı, yaptıkları yaptıranın elinde kalacak ve kendine ait bir şeyinin olmadığını anlayacaktı. İşte büyüklerden birinin söylediği gibi: “sana günah olarak, varlığın yeter. Daha başka bir günaha sıra gelmeden…”

Ben de derim ki; Yokluğa yani makamsızlığa ulaşmadan, günah bitmez. Yokluk ise, kendini aciz olan her hangi bir varlıktan daha aşağı görmeyi, kalbinde daima hissetmendir. Böyle olanda dava, iddia, üstün gelme duygusu, bilgide yeterlilik, talep etmeyene öğretme isteği, talep etmeyene iyilik yapma isteği, kalmaz. Bunlar yokluğun alâmetleridir. Makamlar ise var olanlar içindir.

Recaya Rağbet Etmenin Fazileti

Recaya Rağbet Etmenin Fazileti:

Reca ile amel etmek korku ile amel etmekten daha makbuldür. Allah’a en yakın olanlar, en sevgili olanlardır. Sevgi de korkuyu değil, ümidi çoğaltır. Bu sebeple ümit ve hüsn-i zan hakkında teşvik vardır. İnsan taat yönünden iflâs ettiği halde, hüsn-i zannı ve ümidi sebebiyle, Allah-ü Tealâ’dan mağfiret umulur.

“ALLAH’IN RAHMETİNDEN ÜMİDİNİZİ KESME-YİNİZ”                                                                      Zümer/ 53

Allah-ü Tealâ, bu âyeti ile ümitsizliği yasaklamıştır.

Özellikle, ölüm anında kişi günahkâr olsun veya olmasın ümitlenmelidir. Böylece kalbinde ümit ile Rabbine yürümelidir.

“Sizden her hangi biriniz, ölürken, mutlaka Allah’a hüsn-ü zan ederek ölsün”                                                        Müslim

Allah-ü Tealâ, Yakup a.s.’a: “ Oğlun Yusuf’u senden niçin ayırdım, biliyor musun? Sen O’nun kardeşlerine (korkarım siz boş bulunursunuz da kurt O’nu yer, dedin). Kurttan korktun, bana ümit bağlamadın. Kardeşlerinin gafil olacağını düşündün, benim koruyacağımı düşünmedin. İşte bunun için O’nu senden ayırdım” buyurmuştur.

“Kötü zanda bulundunuz. Bu yüzden helâke mahkum bir kavim oldunuz”                                                             Feth/12

“Rabbinize karşı beslediğiniz şu zannınız yok mu, işte sizi o helâk etti”                                                            Fussilet/23

“Ben kulumun zannı üzereyim”               Buhari ve Müslim

Anlamaktayız ki, Allah-ü Tealâ’nın, sonumuz üzerinde mağfiret ile karar vereceğini zannetmiş olsak, kazançta olacağız.

Hz.Ali (k.v.): “Allah’ın rahmetinden ümidini kesme; ümitsizlik, günahlarından çok daha büyük bir günahtır” demiştir.

Süfyan-ı Sevrî de: “Bir kimse günah işlediği vakit, Allah-ü Tealâ’nın onu affa kadir olduğunu bilip, mağfiret edeceğini umarsa, Allah onu mağfiret eder” demiştir.

“Allah-ü Tealâ, kıyamet gününde kuluna: (Kötülüğü gördüğün vakit, onu önlemekten seni alı koyan ne idi?) diye sorar. Adam (Ya Rab, sana ümid ettim ve onlardan korktum) der. Bunun üzerine Allah-ü Tealâ: (Ben de seni mağfiret ettim) buyurur”                                                                    İbn Mâce

Hz. Peygamberimiz (s.a.v.) bir hastanın ziyaretine giderek, ona  halinden sorar. Adam da günahından korktuğunu fakat Allah’ın rahmetinden ümidini kesmediğini söyleyince; “Mü’minin kalbinde korku ile ümit toplandığı müddetçe, Allah o kuluna umduğunu verir ve onu korktuğundan emin kılar”

İbn Mâce

buyurmuştur.

Hz. Peygamberimiz (s.a.v.): “Eğer benim bildiğimi bilseydiniz az güler, çok ağlardınız ve dağlara çıkar, göğüslerinizi döver ve Rabbinize tazarrû ederdiniz” buyurduklarında; Cebrail a.s. gelerek:  “Allah-ü Tealâ (niçin kulları ümitsizliğe düşürdün? Çık onlara ve onları ümitlendir ve teşvik et) buyuruyor” dedi